Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verilir.

Her iki takımda performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçer.

Büyük gün gelir, her iki takımda kendini hazır hissediyordur. Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazanırlar....

Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılır. Türk Şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verir.

Yapılan araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu hata bulunur ve çözüm önerisi getirilir. 

Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu. 

Türk Takımında ise 1 kişi kürek çekiyor, 8 kişi dümeni kullanıyordu.   

9 kişilik Türk takımı  Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılanır. Yeni yapılanma şekli şöyledir;

·         1 Dümen Genel Müdürü

·         3 Dümen Müdürü

·         3 Bölgesel Dümen Müdürü

·         Kürek çekmekle görevli kişinin performansından sorumlu bir Dümen Yöneticisi

·         Kürek Çekme Elemanı. 

İkinci yarışı bu sefer Japonlar iki kilometre arayla kazanır.

Tepesi atan Türk şirketi yönetim kurulu Hemen harekete geçer;

Yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovulur ve müdürlere Sorunun çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verilir.


 

“Sabah namazı yüzünden Ateist oldum”
Dindarların çocuklara dini sevdirme hatalarını konuştuğumuz bir arkadaşım, işyerinde ki “ateist” bir arkadaşından dinlediklerini bana anlatmıştı.“Sabah namazına beni kaldırmaya gelen babam, bir sürahi su dökerek beni kaldırırdı. O zamanlar babamdan korktuğum için kalkardım. Tabi ne abdest alırdım ne de namaz kılardım. Abdest alıyormuş gibi yapar, namaz kılmış gibi geri yatardım. Ancak babama olan öfkem artardı.Babama olan öfkem evden uzaklaşınca babamın savunduğu tüm değerlerden uzaklaşmak olarak hayatım da yerini aldı. Babama olan öfkem beni bugün ateist yaptı.”

Ateist haklı değil elbette, ancak “bir sürahi su ile” oğlunu sabah namazına kaldırmaya çalışan baba da masum değil.

* * * * * * *

Sabah namazına çocukları alıştırmak için öğrendiğim bir yöntem çok hoşuma gitmişti. Eskiden alimler sabah namazına kalkınca, çocukları kaç aylık yada kaç yaşında olursa olsun, yanına gider çocuğun burnundan hafifçe sıkar, evladına dua eder, sonra da namaza gider yada namaz sonrası yatarmış.
Her gün sabah namazı vaktinde burnu sıkılarak, uykusuna hafif bir “sekte” vurulan çocuğun sabah namazına kalkma alışkanlığı kazanması çok daha kolaydır. Bir sürahi sudan daha etkili, daha kalıcı, daha faydalı bir yol olduğu kesin.

 * * * * * * *

Türkiye’de dindar insanlar yıllarca, Peygamber efendimizin tek bir çocuk dövmediğini bildiği halde, “Dayak cennetten çıkmıştır” yalanına inanarak, çocuklara dine sevdirmek için, dayak yöntemini kullandık.Hata yaptığımızı itiraf etmeliyiz.
Namaz kılmayı çocuklara sevdirmenin “kalıcı” yöntemlerini bilmeyen dindar insanlar, yıllarca çocuklara namazı sevdirme adına hatalar yaptılar.

Hata yaptığımızı itiraf etmeliyiz.
Hatalarımızı itiraf etmeyip, doğru yöntemleri öğrenmeye ve kullanmaya başlamazsak, “sabah namazı yüzünden ateist olan” insanların sayısı artmaya devam edecek.

Sait ÇAMLICA Eğitimci – Yazar

Askerdeyken birkaç kez sinemaya gitmiştik fragmanlarda dikkatimi bir film çekmişti EŞREFPAŞALILAR. Eşrefpaşa zaten tiyatrosu ile aklımızda. Anlattılanlar, yaşananlar, sevipde kavuşamayanlar, delikanlılığın kitabını yazanlar, arkadaşı için herşeyi yapanlar... En ilginç yanı ise hayat uçurumunun kenarında gezen insanları kurtarmaya çalışan bir hoca... Hayata karşı tüm isyanlara rağmen, feleğin sillesini yemiş o insanları çekmeye çalışan tek başına bir insan.
Delikanlılık Adam yaralamaktır diyorlardı Yaraları sarmakmış dediler,
Kulak kesiyorlardı Kulak kesildiler.
Sezonun sürpriz filmi Eşrefpaşalılar bence izlenesi bir film. Neden mi argo ya ve küfüre güldüğümüz salonlarda bırakın da birkere olsun GERÇEK espirilere gülelim. Aksiyonu adam vurmakla ateş etmekle bir tutan filmlere inat GERÇEK aksiyonu yaşayalım.

Devamı...
İki arkadas bir gece yürüyerek
eve dönerlerken, bir tanesi, biraz macera olur eğleniriz
düşüncesiyle ilerideki mezarlığa girip kestirmeden gitmeyi
önerir ve diğeri de hemen kabul eder. Mezarlığın içine
girerler ve yürümeye başlarlar. Çok derinlerden "tong tung"
diye garip seslerin geldiğini farkederler.İki arkadaş bir
taraftan tırsarak bir taraftanda tırstıklarını birbirlerine
belli etmeyerek yürümeye devam ederler ama bu korkunç ses
onlar yürüdükçe artmaktadır. Epey ilerledikten sonra ilerideki
sis bulutunun arkasında bir kıpırtı görürler. İyice
tırsmışlardır artık ama "erkeklik" ya, yürümeye devam ederler.
Sis biraz dağıldığında, farkederler ki, bir mezar başında
yaşlı bir adam, elinde çekiçle mezar taşına birşeyler yazmaktadır.
Bunu gören iki arkadaş, müthiş bir şekilde rahatlayarak sorarlar
adama :
"Üf yahu amca, bu saatte çalışılır mı? Biz de seni hayalet
sanıp korkmuştuk !"
Yaşlı adam da şöyle bir kafasını kaldırıp gençleri süzdükten
sonra sinirle homurdanır :
Adımı yanlış yazmışlar evlat!!!
Ayşegül Genç'in ilk kitabı Metropol Bedevisi çıkmak üzere. Kitabın en “etkileyici” yazılarından birisini alıntılıyoruz.

I.bölüm; Küçük Savaş

Üstümüze düşmeyen bomba ancak kelimelerimizi acıtır. İçimizde gezinen o acı, bilinçsiz alışkanlık hücreleri tarafından hemen yenilenir ve onarılır, birkaç dakika sonra kaybolur. Kalbin duvarlarına tutunarak yürüyen acı, yerini bir imleç-çarpı işareti buluşmasıyla parlak reklamlara bırakır. Durmaksızın değişik ses ve görüntülere maruz kalan beyin, gelişimini tamamlayamayan araz çocuklara döner…

II. bölüm; Büyük Savaş

 “Ama biz tenhalaşmıyoruz ki” dedi genç kız gözlerini yere indirirken…
“Biz sadece sohbet ediyoruz… Konuşuyoruz güncel mevzulardan, yazıdan ve kelimeden, gidişattan... Zaman zaman havadan ve sudan… Bazen derinlemesine, bazen öylesine… Ama saatlerce”

Devamı...
123